La Reverie's profileüƒтâ∂єPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    July 20

    My all life is for Allah- حياتي كلها لله


     

    July 15

    Be Grateful

    Image Hosted by ImageShack.us

    Luqman(A.S.) had great love for the Almighty, that it created within him high moral character and exemplary habits. This was a clear sign of his nobility and nearness to Allah. The details of that is described in Surah(Chapter) Luqman in the Glorious Qur’an.

    Luqman(A.S.) used to be in the employment of a rich man. The nobility of Luqman(A.S.)’s character had a great effect on his master, so much so that the master considered him as a great friend and a beloved companion. Although he was the master, yet in fact the master became like a slave to his employee.

    It became the practice of the master that whenever he had something special to eat, he would first feed Luqman(A.S.) of it and after Luqman(A.S.) had filled himself, he would eat the left overs.

    Luqman(A.S.) would consider the love of the master and his habit, so he would eat moderately and send what was left over to the master. One day, during the melon season, the master received a melon from somewhere. At that time Luqman(A.S.) was not present. The master sent one of his slaves to go and call him.

    When Luqman(A.S.) arrived, the master cut the melon into slices and slice by slice started giving thereof to Luqman(A.S.) to eat. As he ate the slices, the master inwardly became pleased at the effect his love was having upon Luqman(A.S.). Luqman(A.S.) ate the slices with great PLEASURE and all the time expressed THANKS for the favour shown to him by the master. After having eaten the slices, when just one slice remained, the master said: “Let me eat this slice and see how sweet is this melon.” Saying this, he put the slice into his mouth. Immediately, such bitterness spread from the tip of his tongue down to his throat, that as a result of the extreme bitterness of the melon, he fell down unconscious and remained unconscious for a whole hour.

    When he regained consciousness, he questioned Luqman(A.S.): ” O Beloved one, how did you manage to, so heartily eat those slices of melon ? Just one slice of the melon had such an effect on me, then how did you manage to eat so many slices ?”

    Luqman(A.S.) replied: “O Friend, from your hands I have received hundreds of gifts. The burden of thanks upon me is so great, that my back has gone crooked. Hence, I felt ashamed that the hand that had granted me so much favours, if one day some distastefulness or bitterness should come, how can I turn away from it? O Friend, the pleasure of knowing that it comes from your hands has changed the bitterness of the melon to sweetness.”

    LESSON:

    At every given moment there are numerous bounties and favours of Allah upon mankind. But if ever for a moment some such incident takes place which brings with it, a problem and outwardly causes some difficulty, man loses patience and fails to be grateful.

    On the other hand, there are those who are granted understanding, so that when sorrows and difficulties touches them, they remain happy, pleased and grateful to their Lord. At such times, they draw strength from their good understanding and realise that this world is like a hospital and we are like patients in it.

    There are times when the doctor gives the patient “sweet” medicine and at other times ” bitter” medicine. However, in both these, there are beneficial results for the patient. Similarly, Allah is the “Al Hakeem”, the All-Wise and at the same time is the ” Haakim”- Ruler. He is also “Ar- Raheem”, the Merciful One. Hence, whether it brings out comfort or discomfort, all these are for our benefit and interest.

    So be Grateful and Thankful under ALL circumstances and conditions to the Almighty.

    June 01

    Abdülhamid Han’ın Hamiyeti

    Abdülhamid Han'ın Hamiyeti

    Abdülhamid Han’ın uzun yıllar mâbeyn kâtipliğini yapmış Tahsin Paşa, hatıralarında anlatıyor:

    — Bir akşamdı. Mâbeynde nöbetçi olarak ben kalmıştım. Gelen mektup, telgraf, rapor ve tezkerelerin listelerini tertipleyip huzura çıkmak üzereyken bir telgraf geldi. İstanbul’da laleli postanesi memurlarından birinin Yıldız’a çektiği bu telgrafta, karısının o gece doğum yapacağı, doğumun çok zor olacağına dair doktorlar tarafından dikkat işareti verildiği, elinde hiçbir vasıta bulunmadığı ve Merhamet-i Şahaneye sığındığını bildiriyordu. Bu telgrafa kıymet vermedim ve onu listeye almadım. Huzurda Padişah, âdeti icabı her şeyi ayrı ayrı gözden geçirdikten sonra ilâve etti.

    — Başka bir şey var mı?

    Telgrafı söyledim ve arza değmeyeceğini düşünerek listeye almadığımı arz ettim.

    Emir verdi:

    — Hemen getiriniz!

    Getirdim… Dikkatle okudu ve derhal mütehassıs bir tabip ve bir yaverle doğru Laleli’ye giderek doğumu kontrol altına almalarını, benim de kendilerine refakat etmemi ferman etti.

          Gittik ve işimizi bitirip sabaha karşı döndük. Bir de ne görelim? Hünkâr, bahçe üzerindeki odasında, ışıkları açık, cama vurarak bizi çağırmıyor mu? Sabaha kadar uyuyamayıp bizi beklediğini anladık. Neticeyi sordu. Doğumun zor olduğunu, fakat müdahaleyle kadının kurtulduğunu, çocuğa ‘Abdülhamid’ isminin verildiğini, İhsan-ı Şahane’nin de aile reisine teslim edildiğini ve adamın ağlayarak ömür ve devletlerine dua ettiğini anlattım. Bizi ayakta dinledi, sadece rahatladığını gösteren bir ‘oh’ çekti ve Sabah Namazına durdu.

    April 30

    Yan Gönlüm- Umut Mürare

     

     

    April 20

    Nam-ı Celîl

    la-reverie1

     

    Buyuruyor ki, “bir gün benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacak” diyor. Demek ki, kutuplarda azıcık yarım saatliğine bile güneşin doğup battığı yerler vardır. Oraya bile ulaşacak. Aslında meseleyi öyle almamalı. Mekanı zikredip o mekanda mekana hulul edecek insanı anlamak lazım. Yani gecesi gündüzü olan insanların bulunduğu her yere benim namım ulaşacaktır.

    Şimdi bu gaybi bir haberdir. Fakat gaybi haberden daha çok, bizim için gösterilen bir ufuktur, bir gaye-i hayaldir. Bize verilmiş bir hedeftir. Diyor ki, siz benim adımı nam-ı celilimi güneşin doğup battığı her yere götürün. Götürmek için o bir avuç atında eğeri olmayan, atının ağzında gemi olmayan -baldırı çıplak derken takdir sözüyle söylüyorum- Hicaz’dan ayrılan baldırı çıplak - o baldırı çıplaklara ruhum kurban olsun- atları ciriko kemikleri üzerinde dünyanın dört bir yanına o nam-ı celili Muhammedi’yi götürmek için at koşturdu durdular. O anil merkez hareketin, merkez kaç hareketin, gücü bir yere kadar gitti durdu. O merkezden hızını alan güç bir yerde bitti durdu. Bayrak taşıyan kollar birden yerde yoruldu, bayrak bırakıldı. At çatladı, silah işlemez oldu, kılıç körerdi, yay açılmaz oldu, ok gitmez oldu. Ve gele gele size geldi. Götüre bildikleri yere kadar götürdüler. Bize getirenlerin de ruhu şad olsun.

    Biz bir Asya milletiyiz. Onlar hicret-i seniyenin sekseninci senesinde Buhara’ya gelmeselerdi, kırkıncı senesinde Manevarun Nehir’e ulaşmasalardı biz nerden Müslümanlığı öğrenecektik. O ilk Müslümanlar İslamı çok iyi yorumlamasalardı, bizim anladığımız manada seslendirmeselerdi nasıl böyle bir Müslümanlığı anlayacaktık.

     

    Ama her bir fani gibi onlarında bir ömrü vardır. Onlarda ömürlerini, ömrü tabilerini, tamamladılar ve göçüp gittiler Allah’a. Vazife başında gittiler. Şimdi gele gele bu vazife size düştü. Ama acıdır çok,  Allah Resul’ünün nam-ı celili güneşin doğup battığı her yere gidemedi henüz.

    Sizin arkadaşlarınız Sibirya’larda yaz günlerinde sıcağın otuz kırk derece olduğu kış günlerinde soğuğun altmış derece olduğu bir yerde o nam-ı celili Muhammedi’yi şöyle veya böyle tutturabilir miyiz diye, buza yazı yazar gibi oraya o namı yazmaya çalışıyorlar. Eski Moğolların ülkesine, bilmem ki Güney Kutup’ta insan var mıdır? Oralara kadar dünyanın her yerine nam-ı celili Muhammedi’nin götürülmesi.

    Bırakın buralara da bir Almanya’ya gidin, dünya kadar yer gezersinizde ruhi revani Muhammedi minarelerde şehbal açmaz. İngiltere’de dünya kadar yer dolaşırsınız da ezan sesi duymazsınız. Camileri vardır ama sizin camilere benzemez. Müezzinleri kapalı yerlerde ezan okur. İmamların sesi sokağa taşmaz. Oralarda sokakları da alacak şekilde gürül gürül namaz kılınmaz. Itri’nin bestesiyle salat-u selamlar okunmaz. Allahu Ekberler denmez.

    Ve Allah Resul’ünü kaldığın sürelerce ben oralarda çok garip hissettim. “Çok az anılıyorsun ya Resulullah, herhalde çok gurbet yaşıyorsun buralarda” dedim kendi kendime. Bir senden evvel ama senden küçük o peygamberlerin haline bakıyorum. Bir Amerika’da bakıyorum Davud’un sesi senden yüksek çıkıyor. Süleyman’ın sesi senden yüksek çıkıyor. İsa’nın sesi senden yüksek çıkıyor. Musa’nın sesi senden yüksek çıkıyor. O seslere de ruhum kurban. Ama senin sesin bir sporda başarılı olamamış takımın bayrağının birkaç adım aşağıda olması gibi nam-ı celiline baktıkça aşağıda görüyorum. Ve içim içimi yiyor adeta.

    Oralara bile nam-ı celili Muhammedi götürülememiş. Biz mi vefasız, bize yakın olan bizden evvelkiler mi vefasız, tarih mi vefasız, tarihseller mi vefasız kim vefasız bilemeyeceğim. Ama herhalde dostun vefasızlığı bahis mevzu düşmanın husumetinin yanı başında.

    Bunun için güneşin doğup battığı her yere mutlaka ulaşmamız lazım. Bunu ister bir emir telakki edersiniz sahabinden. İster bir gaye-i hayal telakki edersiniz. Sizin için bir ufuk, bir hedeftir. Buraya ulaşın demiştir ümmetine. Ve isterseniz onu henüz vakti gelmemiş gaybtan verilen bir haber telakki edersiniz. Demek ki, Allah resulü olacak bir şeyi söylüyor. Madem bu olacaktır öyleyse bence bunu oldurmaya çalışmalıyız.

    O olacak şeyin yanında Allahın inayeti vardır. Allahın keremi vardır, Resul’ün şefaati vardır. Allah (c.c.) sizi tutup kaldıracaktır. Allah sizi tutup kaldıracaktır. Allah’ın inayet ve keremiyle. Bunu ben bir işarete binaen söylüyorum. Sizin tutulup kaldırıldığınıza dair bir işarete binaen söylüyorum ama müsaadenizle onu açamayacağım. Mezun değilim onu açmaya. Onu O’nunla benim aramda bir sır olarak kabul edeceğim.

    Eğer tutulup kaldırılmayı düşünüyorsanız, dağınıklığınızın giderilmesi ve toparlanmayı düşünüyorsanız bu işe sahip çıkın. İslamın dağınık şemnini bir araya getirin ki Allah da sizi dağınıklıktan kurtarsın, derlenip toparlanmanıza yardımcı olsun ve tutsun sizi tutup kaldırdığınız hakla beraber kaldırsın. Hakkı koyacağı yere koysun. Hak sahiplerini, ihkak-ı hak yapanları hakkı kaldırıp koyduğu yere koysun.

    Ben sizden fazla bir şey istemiyorum, istemeye hiç hakkım yok. O konumda da değilim. Ama başlattığınız şu şeyi devam ettirmenizi istirham ediyorum. Allah aşkına, Resulün hatırına, şanlı tarihinizin hatırına. Tarihinizde sizin garip bir hadise değil bu. O kadar çok tekerrür etmiş. O kadar çok baskısı yaşanmış, o kadar çok şablonu var ki. Size diyorum bu kanaviçe üzerinde hayatınızı ördüğünüz zaman, örgülediğiniz zaman bu kendi kendine gerçekleşecektir Allahın inayet ve keremiyle.

    Başlamış bir iş, yarıda bırakmayın. Bir kırık plak gibi kalmasın. Bu ses bu beste tamamlasın Allah aşkına. Bunu arkadan gelenler dinlerken yahu tamam olmuyor bu şiir demesinler. Bu beste tamam olmuyor demesinler. Dinlesinler ve tamamlayanlara rahmet desinler.

    Başlamış bir şey. Başlamışı bitirin inşallah. Siz bitirmeye azmederseniz Allah sizi çoğaltmakta, sizi ikmal etmekte, itmam etmekte ve bu işi bitirmede size yardımcı olacaktır.

    M.F.G.

    April 03

    Müptelanım Ya Resul..

      
     

     

    January 29

    "Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.”

    623480747_8e0afa61a1

    “Here is a plain statement to men, a guidance and instruction to those who fear Allah!. So lose not heart, nor fall into despair: for ye must gain mastery if ye are true in Faith.


    “Bu (Kur`an), bütün insanlığa bir açıklamadır; takvâ sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür. Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.”

    (3: 138-139)

    Yalnız Adam

    NE HANIN vardı, ne de hanedanın var. Ne karizman, ne de entelektüel kimliğin… Kayıptın kimilerince… Yalnızdın, yalındın, ama yılgın değildin.

    Sade ve sivildin… Senin en sevdiğim yönün de bu… Üç devrin değişimini gördün, elbiseni hiç değiştirmedin. İsimlerin ve resimlerin değişmesiyle hakikat değişmezdi, fakat senin duruşun ve elbisen hakikatin değişmezliğinin resmiydi.

    Tutarsızlıklar hiç tutunamadı sende… “Zalimler için yaşasın cehennem” derken, hapishane penceresinden bakarken liseli genç kızların istikbali için ağlayabiliyordun. Rus kumandanına ayağa kalkmazken, jandarmanın dur demesine sükûnetle uyuyordun.

    “Namaz kılmayan haindir”in ardında sonuna kadar duruyor, sürgünleri hapisleri göze alabiliyordun. Gözünden ve özünden ölüm hiç ayrı düşmüyordu. Zevk zevzekliğinden ziyadesiyle uzak bir zahiddin…

    Çok inceydin… Kendi ölümüne gülerken, yelde savrulan kavak yapraklarına, ölüm adına ağlayabiliyordun. Sinekler bile sende sükûnet buluyor, tahtakuruları hakikatinle hayatta kalıyordu.

    Sevgi ve şefkat sinen etrafında, ateşe atılmaktan çekinmeyen kelebekler gibiydi dostların… Davetine icabet edeni hiç unutmadın, hiç de utandırmadın. Satılmadın, satmadın kimseyi…

    Herkesin hatırı vardı yanında… Hatıraları hatırladıkça hicap ediyoruz halimize… Halinle hallenseydik, hal-i âlem böyle mi olurdu?

    Casusu bildiğin halde tecessüs etmiyor, köpeğin bile gıybetini ettirmiyordun. Sana zulmedene, belki hidayete gelir umuduyla, şefkat elini uzatıyordun. İdamı reva görenlere hakkını helal ediyordun.

    Hâlâ anlayabilmiş değilim başkasının imanını kurtardığında, vücudun cehennemde yanarken gönlünün gül gülistan oluşunu… Menfaat adına bir kırıntı dahi gönlünde yer etmemiş ki, cennet bile sevdan olmamış… Yavan yüreğim nasıl anlasın?

    Sıcak odalarda, rahat koltuklarda okuduğum kırmızı kitapların hakikatiyle kalbim yansaydı belki bu kadar yavan yaşamazdım. Nurlarla dağlansaydı yüreğim, dağınık düşüncelerim ulvileşerek yükselirdi.

    Tefekkürü terk etmedin, hayat adına ölümü haykırdın hep, sabır sadrından dökülen hamd damlarıyla ubudiyet çiçekleri açtı… Çiçek bahçesine döndü hapishane koridorları.

    Zehrin tesiriyle kendine geldiğinde gözyaşlarına boğulmuştun bir hapishanede koğuşunda. Ağlayışın ne kahırdan, ne de hastalığındandı, akşamki zikrini yapamamaktandı. Zikrin lezzeti bütün elemleri ve emelleri def ediyordu.

    Sen ki yokluğa ermiştin, varlar seni nasıl anlayabilirdi.

    Seni anlatıyor değilim, olamam da… Anlayışsızlığıma anlayış göstereceğini bilmem cesaretlendiriyor beni. Sana uzak olsam da yakınlığını esirgemeyeceğini biliyorum.

    Ham hayallerle hamlaşmış hayatta kayıyor olsam bile, şefkat elini uzatacağın ümidi dolu içimde. İçimi açıyorum sana, beni ayıplamayacağının rahatlığıyla söyleşiyorum.

    Milyonları bulan ordunda bir nefer olarak cehalete, zarurete, ihtilafa savaşmak istiyorum… Sanat, marifet, muhabbet silahlarıyla…

    Hanedanın yok ama milyonları bulan evlatların kıtaları kuşatıyor. Küfrün belini kırmıştın himmetinle, talebelerin boynunu koparacak inşallah. Yeryüzü yeniden saadet asrının kokusuyla nefeslenecek.

    Nefeslerimizi nefislerimizin esaretinden kurtardığımızda kıtalar da kurtulacak. Kaçtığımız ölümün ardısıra koştuğumuzda kâinat da bizimle beraber koşacak.

    Ey yalnız adam, belki o zaman sana biraz olsun yaklaşmış oluruz.

    Hüseyin Eren

    No one other than You can ward off the difficulties and ease the hardships.

    In the name of Allah the Beneficent the Merciful.

    O Allah! I ask You as all the praise belongs to You. There is no lord other than You, You are the one to bestow favours. You are the possessor of Honour and Majesty for the Heavens and the Earth. I am poor and indigent repent and seek forgiveness. O Allah send blessings on Mohammad and his progeny and forgive all my sins whether they are old or new. All those sins which I have performed. O Allah don’t make my problems, difficult for me and don’t give my enemies an opportunity to mock at me because there is no one other than You to ward off the difficulties and ease the hardships.

    9a31

    In the name of Allah the Beneficent the Merciful.

    O Allah forgive my sins of which You are aware and if I repeat it then forgive me again. O Allah! I couldn’t get an opportunity to fulfill the covenants done against my evil deeds, forgive these sins too. O Allah forgive the sins done by the action of eyes, mistake of the lips, negligence of the heart and by the movement of the tongue.

    Duha Suresi - وَٱلضُّحَىٰ

    kkkk

    Rahmân ve Rahîm (olan) Allah’ın adıyla.

    1. Andolsun kuşluk vaktine

    2. Ve sükûna erdiğinde geceye ki,

    3. Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı.

    4. Gerçekten senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır.

    5. Pek yakında Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın.

    6. O, seni yetim bulup barındırmadı mı?

    7. Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?

    8. Seni fakir bulup zengin etmedi mi?

    9. Öyleyse yetimi sakın ezme.

    10. El açıp isteyeni de sakın azarlama.

    11. Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an.

    (Duha Suresi)

    January 09

    A.Ş.K.

    2845499318_6a314858711

    AŞK;

    sözle olsaydı kalem mecnun olurdu.

    Dil ne bilir aşkı,onda şevk mi var?

    Var diyenin aklı şu kalem kadar…

    -Ahrâzi

    Kaynak: gulale.blogcu.com

    Make a promise, I shall always speak the truth.


    masum


    Telling the truth is a very good habit.  If you always speak the truth, you can save yourself from a lot of  trouble! Here is a story of a man who did a lot of bad things, but his promise to tell the truth saved him.

    Once a man came to Hazrat Muhammad (saw) and said, “O Messenger of Allah, Muhammad (saw) I have many bad habits. Which one of them should I give up first?” Hazrat Muhammad (saw) said, “Give up telling lies first and always speak the truth.” The man promised to do so and went home.

    At night the man was about to go out to steal. Before setting out, he thought for a moment about the promise he made with Hazrat Muhammad (saw). “If tomorrow Hazrat Muhammad (saw) asks me where have I been, what shall I say? Shall I say that I went out stealing? No, I cannot say that. But nor can I lie. If I tell the truth, everyone will start hating me and call me a thief. I would be punished for stealing.”

    So the man decided not to steal that night, and gave up this bad habit.

    Next day, he felt like drinking wine, when he was about to do so, he said to himself, “What shall I say to Hazrat Muhammad (saw) if he asks me what did I do during the day? I cannot tell a lie, and if I speak the truth people will hate me, because a Muslim is not allowed to drink wine.” And so he gave up the idea of drinking wine.

    In this way, whenever the man thought of doing something bad, he remembered his promise to tell the truth at all times. One by one, he gave up all his bad habits and became a good Muslim and a very good person.

    If you always speak the truth, you can be a good person, a good Muslim whom Allah likes and favors. If Allah - our Creator - is pleased with us, He will reward us with HEAVEN, which is a place of happiness and joy.

    December 16

    Efendimiz, Gülümüz için...

    Image Hosted by ImageShack.us

    Yâ Resulallah! Haddim değil; ama bana misafir olsanız, Sizi kapıda karşılar; ellerinizi değil, ayaklarınızı öperdim. Sonra âb-ı hayat sunan o yüzünüze doya doya bakar, asırların hasretini az da olsa gidermeye çalışırdım. Eğer müsaade ederseniz, Sizi ufak bir gezintiye davet ederdim.
    Önce gecenin bir vakti, meslekleri, memleketleri farklı, ama duygu ve düşünceleri bir; aynı türküyü söyleyen, sîneleri yaralı, dertleri aynı, onbeş-yirmi kişinin dertleştiği bir salona götürürdüm Sizi. Gecenin bir yarısı olmuş, herkes evinde çay keyfi yaparken, onlar Sen'in yolunun Mecnûn'u olmuş. Başka insanlar taksitlerden, ev kirasından, çoluk çocuktan dem tutarken, onların derdi de ızdırabı da Sen'in garip kalan ismin olmuş Yâ Resulallah! "Şu okul için şu kadar, bu yurt için bu kadar ihtiyacımız var. Önümüz Ramazan, ihtiyaç sahiplerine de bir Ramazan paketi hazırlasak nasıl olur? İşte mesele böyle ağabeyler, yük ağır, yollar yolcusuz, çeşmeler susuz ve yine başınızı ağrıtmaya geldik. Ne yapalım derdimizden başka anlayan yok ki, gidip kapısını çalalım" diyerek konuya girilir yavaş yavaş. "Sen ne verirsin Mehmet Ağabey ?denince ,vallahi hocam işlerin de tam durgun zamanı, bir de şu ödemelerimiz var, bilmem ki ne diyeyim? Aslında şu kadar verecektim; ama bu durumlar..." İşte o an ortalığın sessizliğe büründüğü andır. Bakışları buğulanmış bir hâlde başını yavaşça kaldırır Mehmet Ağabey, önceki titrek ses,yerini gök gibi gürleyen bir nidâya bırakmıştır. "Olsun be hocam! Üç diyecektim; ama beş olsun! Allah kerîm!" deyiverir. Sonra gözler başka bir ızdırap insanına çevrilir. Ahmet Ağabey durur mu? "Bana da şu kadar yazın! Mehmet Ağabeyden geri mi kalayım, burada beraber gidelim ki öbür tarafta da ayrılmayalım!" der.Ve daha kimbilir ne kadar ismini bile bilmediğimiz fedakâr ağabeylerimiz vermek bizden, yardım Allah'tan deyiverir. Bu uğurda hayat arkadaşının altınlarını, gelininin bileziklerini, çocuklarının sünnet parasını, hattâ ve hattâ kefen paralarını gözlerini kırpmadan veren; Ömerler gibi, Ebubekirlerle vermekte yarışan şu ağabeylerimiizn hâline bir bakıver Yâ Resulallah!
    Buradan çıkıp kimselere fark ettirmeden Sizi başka bir yere götürmek isterdim. Gece yarısı olmuş; ama hâlâ ışığı sönmemiş bir mutfağa uğrardık Sizinle. İçeride Nesibe Hatunları hatırlatan birini Saadet Hanım annemizi göreceksiniz. Annemizi yanında gelini Zeynep ve komşuları Nursel Abla ile kurabiyeler, mantılar yaparken göreceksiniz.Biz ' Gecenin bu vaktinde nedir hâliniz? ' demeye kalmadan o anlatmaya başlayacaktır, bu telaşın niye olduğunu. Belli ki yarın yapılacak kermes için hazırlık yapıyorlar. Kimbilir kaç saattir ince ince ter döküyorlar? İşte onları gece yarılarına kader uykusuz bırakan Sen'in sevdan ve derdindir.
    Saadet Hanım annemizi ve yanındakileri bırakalım kendi hâllerine ve Sizinle başaka bir yere gidelim. Sabahın erken saatlerinde başlamış hareketlilik, belli ki akşama kadar sürecek. İşten çıkan, okuldan gelen kendini buralara atıyor. İnsanlar çölün ortasında bir vahâya koşuyor gibi. İçeriye bir girelim, nedir bu insanların derdi? Bu nasıl dert ki, kimini kendinden geçiriyor, kimine evinin yolunu unutturuyor? Kapıyı çaldığımızda karşımıza kim bilir kim çıkacak? Kapıyı açan bu genç Emre'dir Yâ Resulallah! "Vicdanın ziyâsı, ulûmu diniyedir; aklın nuru, fünûn-u medeniyedir ." sözünü kendine düstûr edinmiş bir muhabbet fedâisi. Bu evin bütün odaları misafirlerle doludur Yâ Resulallah ! Şu odadan gelen seslere kulak verelim: "Yâ Cemîlu Yâ Allah ,Yâ Karîbu Yâ Allah ..." Sanki Cennet bahçesinin bülbülleri bizlere senfoni sunuyor. Ya şuradan gelen sesler: " Bir köy muhtarsız olmaz, bir iğne ustasız olmaz, bir harf kâtipsiz olmaz, olamaz biliyorsun..." Sanki kitâb-ı kâinat konuşuyor. Yâ Resulallah şu odadaki kasetten öyle feryatlar yükseliyor ki , seslere kulak veren kendini Asr-ı Saadet'te sanıyor. Hatip,öyle anlatıyor ki, insan kendini mânen Yemame'de buluyor. " Yâ lel ensâr !Kerraten kekarrete Huneyn! " (Ey bozguna uğrayıp kaçan ensar, toparlanın ve Huneyn'deki gibi tekrar hücuma geçin ) denince Ebû Akil canlanır gözümüzde. Oradan ayrılırken, ikinci bir gül devrinin bülbüllerini muştulayan şu başı gözü polatlara bir bakıver Yâ Resulallah !
    Sizinle yaptığımız bu küçük gezide şimdi sıra muhacirleri tanımaya geldi Yâ Resulallah! Müsaade ederseniz şimdi Sizinle Türkistan diyarına, Asya steplerine, tâ Sibiryalara gidelim. Herkese insan olduğundan dolayı değer veren ve bu niyetle ülkesinden çok uzaklara annelerini, babalarını, hayat arkadaşlarını bırakarak gelen, vatanını yuvasını Mus'ablar gibi terk etmiş şu yiğitlere bir misafir olalım! "Nâm -ı Celîl-i Muhammedî buralarda da garip kalmasın ." diyerek, renkleri ve dilleri farklı, şu mâsum yavrulara Sizin sevginizi duyurmak, vatan millet sevgilerini oralara götürmek için gelen, ay yıldızlı bayrağı oralarda da göklere çeken, şu garip öğretmenlere belki bir tebessüm edip, alınlarından öpersiniz! Şu öğretmenimizin söylediklerine kulak verebilir misiniz: "İmkânsızlıklar içinde güller kolay yetişmiyor. Her şey Türkiye'den geldiği için biraz maddî sıkıntımız var. Eğitim son teknoloji ile yapılıyor, bizim ise ne fizik ne de kimya lâboratuvarımız var, ama korkmuyoruz Yâ Habiballah ! Allah ve Resulü bizlerle beraber ya, bu bize yeter ." Bu konuşmanın ardından güzel işler yapmanın huzurunu taşıyan Ahmet Bey söze başlar: "Geçen ay, yüzlerce özel okul ve devlet okulu arasında yapılan ülke olimpiyatlarında şampiyon olduk Yâ Resulallah! Çok uzaklarda Sizin kardeşleriniz, şampiyonlar yetiştirmiş. Kara kışta kardelen çiçekleri gibi açan şu genç öğretmenlere bir bakabilir misiniz Yâ Resulallah !"
    Müsaade ederseniz Yâ Resulallah; okyanuslar, dağlar, tepeler hattâ kıtalar geçerek gurbetin bir köşesinde, dört duvar arasında Sizinle oturup, Sizinle kalkan, bir muzdarip insana uğrayalım. Gerçi Siz onu bizden daha iyi tanırsınız. O gençliğinden beri milletinin ve insanlığın derdiyle dertlendi, ağlamaktan gözaltı torbaları şişmiştir. O bizlerin bu yola girmesine vesile olmuştur. O öyle bir yiğittir ki, kendisine husumet besleyenlere bile muhabbetle bakar. Onun: " Ne olur Allah'ım, Sen'i tanımayan tek bir sîne dahi kalmasın yeryüzünde." duasına şahit olmuştur birçok kimse. Onun: " Başlattığımız şu işe sahip çıkmanızı istirham ediyorum, şafak emareleri belirmeye başlamışken, aydınlık şafakların müjdecisi horozlar öterken, bu işe sahip çıkın, bir kırık plâk gibi yarıda kalmasın, bu beste tamamlansın Allah aşkına ..." Sözleri ile nasıl iki büklüm olup, inlediğine şahit olacaksınız.
    Bu turnikeye girenler; mutluluğu, çilede ve ızdırapta buldular. Sen'in de en büyük dostun çile ve ızdıraptı. Sen de gün yüzü görmemiştin, yaşadığın müddetçe. Sana da çok çektirmişlerdi Ebû Cehiller, Utbeler, Şeybeler. Onlar uzaklarda kaldı derken meğer talebelerini bırakmışlar inananlara. Ama olsun, madem yol Sen'in yolun kahrı da hoş lûtfu da! Biz de büyüklerimiz gibi diyor ve bütün çektirenlere hakkımızı helâl ediyoruz. Sana da yalvarıyoruz! Ne olur bizleri yalnız bırakma! On dört asır sonra Mus'ablar, Hamzalar gibi, Ebubekir ruhlu Alileri, Ahmetleri, Mehmetleri bulmuşken bizleri onlardan ayırma! Bizler, hakikatte birer saksağan olsak da, ikinci bir gül devrinin bülbülleri olmaya tâlibiz. Ne olur Sen bizleri garip bırakma Yâ Resulallah!" Nasıl olsa bir gün Allah,nurunu tamamlayacak" diye müjdeyi ilk Sen'in ağzından duymuştu sahabe efendilerimiz. Karaya oturmuş İslâm gemisini yüzdürmede bizlere de vazife ver, Alem-i mahşerde insanlar fevc fevc cehenneme giderken, hakkımızda hüsn-ü şahadetini esirgeme yaptığımız hatalardan dolayı pişmanız ve çok günahkârız. Huzuruna çıkacak yüzümüz kalmadı. Kaç defa üzerimizi kirlettik, huzuruna işte böyle pürkusur geldik. Ama şirk koşmadık Allah'a. Mücrim de olsak, ihlâsın hakkını tam veremediğimiz için riyâ şüphesi içimizi kemirse de, başka kapı olmadığı için yine Sana yalvarıyoruz ve son bir isteğimizi Sana sunuyoruz. Ne olur, o hesap gününde Sana her şeyleri ile teveccüh etmiş olan bu ümmetini yanlız bırakma! Belki bizler Sana lâyık ameller işleyemiyoruz, Sen'in şefaatini hak edemiyoruz; ama Sana lâyık oalnlar ile beraberiz. Gittiğimiz sefînenin kaptanına güveniyoruz ve sonuna kadar ahdimizi koruma azmi içinde, ister fırtınada boğulalım, ister sağ selamet karaya çıkalım, biz bu geminin tayfalarıyız ve emrine âmâdeyiz Yâ Nebiyallah ! İşte bizi bırakıp gidiyorsun yine ait olduğun hakiki alemine Hamzaların, Ebu Ubeydelerin, o vefakâr arkadaşlarının yanına . Sen ,Sevgili'nin yanına giderken ardında tek vücut olmuş , vuslat arzusu ile yanan âhirzaman gariplerine bir tebessümü esirgeme Yâ Resulallah!


    _________________
    Ey asırlardan beri hasretle yolunu gözlediğimiz ruh! Eğer sen bir şafaksan gel gayrı bunca emare yeter !

    Eğer kıyametsen, bilmem ki başka hangi alâmeti beklersin..?!

    merhamet
    Kapıkulu (Samanyolu Fanları)

    December 05

    Kalbe Giden Yol...

    Image Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.us
     

    Beş yıl önceydi. Eşiyle gördüğü rüya ve emir telâkki ettiği bir tavsiye üzerinde istişare etmişler ve kararlarını vermişlerdi: Göç edeceklerdi. Nihat Bey, mühendis olarak çalıştığı bilgisayar firmasından ayrılmış; mimar olan eşi de elindeki projeleri tamamlayıp, iş hayatından elini-eteğini çekmişti. Mobilya ve beyaz eşyalarını, borçlarını henüz ödedikleri evlerini ucuz-pahalı demeden satmışlar; geride kalan diğer eşyaları da, muhitlerindeki fakirlere vermişlerdi.

    Eş-dost, hısım-akraba kim varsa, onları kararlarından vazgeçirmeye çalışmıştı: “Deli misiniz? Buradaki iş-güç, ev-bark bırakılıp yaban ellere gidilir mi? Nasıl yaşayacaksınız orada? Çocuklarınızı hangi okullarda okutacaksınız? Hem çocuk bekliyorsunuz…’’ Ama onlar, Mecnûn, Leylâ’yı bulmaya; Ferhat, dağı delmeye ne kadar kararlıysa, o kadar kararlıydılar. Evet, belki burada rahatları bozulacak, huzurları kaçacaktı; ama olsundu. Yumuşak döşeklerde, mükellef sofralarda da rıza aranmazdı ya.

    Kendilerini uğurlamaya gelenler arasında kimler yoktu ki? Aileleri, iş arkadaşları, gönül dostları, komşuları… Gelebilecek herkes Yeşilköy Hava Alanı’ndaydı o gün. Cenazeleri olsa, ancak o kadar insan toplanırdı.

    Nermin Hanım’ın babasıyla vedalaşması, orada bulunanları hüzünlendirmişti. Babası, Nermin’in iki elinden tutmuş ve gözlerinin içine baka baka şöyle demişti: “Kızım, gidip de dönmemek, dönüp de görmemek var. Şöyle doyasıya bakalım birbirimize…’’ Ama tamamlayamamıştı yaşlı adam sözlerini. O hiç sarsılmaz, ağlamaz sanılan adam ağlıyordu işte.

    Gittikleri diyarda onları karşılayacak kimseleri bulunmuyordu. Ne bir tanıdık, ne bir referans… Yanlarında bir buçuk can, iki valiz kitap, birkaç valiz eşya ve birkaç ay yetecek para…

    Önce uygun bir ev bulup yerleşmişler sonra da iş aramaya başlamışlardı. Aradan günler, haftalar hattâ aylar geçmiş; ama ne Nihat, ne eşi iş bulabilmişti. Kapısını çalıp borç isteyecek kimseden de mahrumdular.

    Bu çaresizlik içindeyken, Nermin’e, az buçuk tanışıp selâmlaştıkları komşusu, çocuğuna bakıcılık yapmasını teklif etmiş ve o da bunu kabul etmişti. Kendi bebeği Nisa henüz kundaktaydı; onunla birlikte başka bir bebeğe de bakacaktı.

    Bu hâdiseden birkaç hafta sonra Nihat da iş bulmuştu: Benzin istasyonunda pompacılık yapacaktı. Böylece aylar, aylara eklenmeye başlamıştı.

    Vatan hasreti, aile özlemi içten içe yakmaya, kavurmaya başlamıştı onları. Ara sıra ümitleri sönüyordu. Ama uzun ömürlü olmuyordu böyle anlar. Böyle zamanlarda gözlerinin önünde, ‘ağlayan bir adam’ silueti beliriyor ve: “Onlar benim imanımı artırıyorlar.’’ diyordu. Hâl böyleyken geri dönmek olur muydu?

    Vize alırken yaptıkları sözleşme gereği, beş sene boyunca bulundukları ülkeden ayrılamayacaklardı. Hasretlerini yüreklerine gömmüş, ‘sabır!’ demişlerdi.

    Geçen zaman içinde Nermin birkaç çocuğun daha bakıcılığını üstlenmişti. Aileler ona güveniyorlardı. Hattâ bazen çocuklarını almaya gelen ebeveynleri eve davet ediyor; hazırladığı börekleri, çörekleri, pasta ve tatlıları onlara ikram ediyordu. Nermin’in yemekleri çok beğeniliyordu, hattâ bazıları ondan yemek yapmayı öğreniyordu. Yeme, içme faslında yapılan sohbetlerle diyaloglar ilerliyordu.

    Nermin izzet-ikram işini gün geçtikçe ilerletmişti. Bakıcılığını üstlendiği çocukları ve ailelerini özel günlerinde (doğum günü, evlilik yıl dönümü) evine yemeğe davet ediyordu. Ramazan ayındaysa tanıdıklarını iftara çağırıyordu. Hâliyle iftar sofralarının konusu oruç oluyordu. İnsanlar, bir şey yiyip içmeden, akşama kadar durabilmeyi, hem de bunu otuz gün sürdürebilmeyi anlamakta zorlanıyorlardı. Ama bu insanlar zamanla buna alışmışlardı. Çoğu iftara geleceği gün -Müslüman olmamasına rağmen- oruç tutmaya, orucun kazandırdıklarını tecrübe etmeye başlamıştı. Sonraki yıllarda iş tersine dönmüş ve Ramazan ayını dört gözle bekleyen bu insanlar, onları iftara çağırır olmuşlardı.

    Bir gün Nermin Hanım’la Nihat Bey’in aklına yemek kursu açma fikri geldi.

    Bunu fiiliyata geçirmek zor olmamıştı. Zaten mutfakları bu iş için kullanılıyordu. Geriye sadece adını ‘kurs’ koymak kalmıştı: ‘Türk Yemekleri Kursu.’ Nermin Hanım aşçıbaşı, Nihat Bey yamaktı. Sekizine giren Tarık’ın elinden de artık bazı işler geliyordu.

    Kurs çeşitli hayırlara vesile olmuştu. Bu sayede onlarca insanla tanışmış, kendilerini tanıtma imkânı bulmuşlardı. Aralarındaki sevgi-saygı, çocuklarına gösterdikleri itina ve dinî vecibeleri yerine getirmedeki hassasiyetleri kursiyerlerin dikkatini çekmişti. Kursiyerler, İslâmiyet’le ilgili soru soruyor, cevapları da saygıyla dinliyorlardı.

    Sohbetin yönü bazen Anadolu’ya kayıyordu. Evin muhtelif yerlerine çerçeveletilip asılan Türkiye’nin çeşitli güzel yerlerinin fotoğraf ve kartpostallarını gören kursiyerler, bu güzel yerleri yakından görmeyi çok arzuluyordu. Bu mülâhazalarla Türkiye’ye ziyaret organize edildi.

    Uçağa bineli altı saat olmasına rağmen, zihninde uçuşan bir sürü düşünce sebebiyle Nihat bir türlü uyuyamamıştı. Gurbeti vatan belleyen çocukları, rüya ülkesini gezinmeye çoktan başlamışlardı.

    Kocasının sol tarafında oturan Nermin enginlere dalmıştı, istikbâle uzattığı merdivene tırmanmaya çalışıyordu. Hava alanında kendilerini bekleyen manzaralarla süslüydü basamaklar.

    Annesi onları nasıl karşılayacaktı? Çocuklarını tanıyabilecek miydi? Nisa gurbette doğduğundan, annesi onu hiç görmemişti. Beş yıl aradan sonra ne hissedecekti? Ya kendisi? Ne diyecekti annesine? Nasıl teselli edecekti onu? Gözünde o sahne canlandıkça ayakları geri gidiyordu; ama yüzleşecekti mecburen. Gittiklerinden bir sene sonra almışlardı babasının vefat haberini. Bağrına taş basmıştı. Şimdi gitmeli ve babasının kabrinin başına dikmeliydi o taşı.

    İki sene evvel ağabeyi kalb ameliyatı olmuştu. Hep iyiyim diyordu telefonda. Ama sesi pek inandırıcı gelmiyordu. Kız kardeşi geçen yıl evlenmiş ve bir çocuğu olmuştu. Adını Nermin koymuşlardı. Her dakika ailelerine bir adım daha yaklaşıyorlardı. Birkaç saat sonra ülkelerinde olacaklardı. Vuslat yaklaştıkça Nermin Hanım’ın içinde tarifi imkânsız duygular dönüp duruyordu.

    Nermin düşüncelerinden ön sıralardaki bir bayanın, yanına gelmesiyle sıyrılabildi. Gözlerindeki nemliliği fark eden bayan onu yalnız bırakmak için geri dönüyordu ki, Nermin elinden tuttu. Elinin tersiyle gözlerini silerken, kadına: “Beş yıldır ilk defa ailemi göreceğim de… Beni nelerin beklediğinden emin değilim.’’ diyebildi.

    Yanına gelen bayan elindeki katalogu göstererek: “Buraya da gidecek miyiz?’’ dedi. Gösterdiği Mevlâna türbesiydi. “Evet” dedi Nermin. “Yeterince vaktimiz olacak. On beş gün boyunca adım adım gezeceğiz Anadolu’yu.’’

    Yemek kursuna katılanlardan on altı kişi onlarla Anadolu’nun camilerini, güzelim insanlarını, tabiî güzelliklerini görmeye geliyorlardı. On beş günlük tatillerinin tamamında misafirleriyle beraber olacak, vakitlerini onları gezdirerek geçireceklerdi.

    Hava alanına onları karşılamaya kalabalık bir grup gelmişti. “Yavrum!’’ diyerek kendisine ulaşmaya çalışan yaşlı annesini görünce Nermin’in dizlerinin bağı çözüldü. Annesinin yanı başındaki ağabeyi sıhhatli görünüyordu. Kerime, kızını gösteriyordu ablasına…

    Bir düğünlerinde olmuştu böyle konvoy, bir de şimdi… Yabancı misafirler böyle bir ilgi beklemedikleri için şaşkındılar. Konvoy, İstanbul’un caddelerinden hızla akarak evlerine ulaştırdı onları.

    On beş gün göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti. Beş sene öncesi gibi dönüyorlardı yine. Bu sefer onları uğurlamaya daha kalabalık bir grup gelmişti. Ama engellemek isteyen yoktu.

    Nihat Bey’le Nermin Hanım’da pişmanlıktan eser yoktu. Vakıa, gözleri yaşlıydı. Bakışları hüzünlüydü. Fakat başka bir şeydi bu… Bilerek, isteyerek, şevkle koşuyorlardı vazifelerinin başına.

    Onları hicret mahallerine yeniden götürecek olan uçak gürültüyle havalandı. Nihat, kendisine bakan eşine: “Değdi mi Hanım?’’ dedi. Her şeyi terk edip sıfırdan başlamaya değdi mi? Çektiğimiz bunca sıkıntıya değdi mi?

    Nermin, yan koltukta oturan misafir çifti işaret etti: “Değmez mi hiç? Görmüyor musun Anna’yla eşini? Bak, merakla Yusuf Aleyhisselâm’ın kıssasını okuyorlar.”

    Biraz sonra Anna’nın eşi Tomy heyecanla Nihat’in yanına gelip, “Buldum! Buldum Nihat Bey!” diye seslendi. “Adımı buldum. ‘Yusuf’ olsun benim adım da…’’

    Nihat hıçkırıklarına hâkim olamıyordu. Vatandan ayrılışa değil, hicretin meyvesine ağlıyordu.

    Yusuf Ünal

    November 20

    Fatma: Kalbi kıyamda...

     

    Image Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.us

    Yürüyebilseydi, bu kadar yakınıma gelebilir miydi? Tutsaydı ayakları,adım atabilseydi meselâ, gönlümüze bu kadar teklifsiz girebilir miydi?Kasları o amansız kıpırtısızlığa doğru eriyor olmasaydı, kaçıp gider miydi yoksa bizim gibi? Çağrıldığı yerden uzakta mı gecelerdi avuçları?Beklendiği köşelerden ıraklara mı düşerdi sesi, nefesi? Kalkabilseydi tekerlekli sandalyesinden, terk eder miydi tercihe en lâyık yerleri?
    Köşesinde oturuyor Fatma. Buruk bir şiir gibi. Epeydir eski kapaklarıarasında mahcup bekleyen sahaf kitabı gibi. Dağ başında bir koyakta unutulmuş bir göze sanki. Dupduru. Zayıf. Ama kaynıyor. Akışıyor.Yolunu ancak garip aşıkların bildiği bir dağ evi gibi. Sadece kuşların bildiği adresinde. Oturuyor. İnsan aklının varlık üzerindeki duruşunu temsil edercesine…

    Dini lüzumsuz bilgilere boğan, gereksiz ayrıntılarla bulandıran, kulile Rabbi arasına çetrefilli cinnetler sokan, Kitab’ın duruluğunu tuhaftekniklerle bulandırmaya yeltenen “çok bilmiş”gillerin Fatma’nınümmiliğinden öğrenecekleri çok şey var… Utanmayı unutmamışlarsa, benim gibi yüzlerini yerde saklayacakları kesin. Çok şey bilmenin o metal kabını kırıp kalplerine azıcık nefes aldırabilirlerse, göz yaşlarının gecikmişliğine yanacakları kesin.
    İstanbul’u tarif ediyor Fatma… Bin bir zahmetle, sadece bir kerecik geldiği İstanbul’un kalbine ilk görüşte giren o: “Çok sıcaktı. Bir de nem vardı. Sanki terliyordu İstanbul. Tabii ya, içinde Eyyub Sultan yatınca, Fatih’ler yatınca, sen olsan sen de terlersin…”

    Tarif edemediğim o ses o sabah çağırınca, Berat (Demirci) hocamınközlenmiş mantarlı kahvaltısını bile gözden çıkarıp köyüne kadarvardık. Annesi karşıladı kapıda. Hiç şaşırmadı. “Biliyordum sürpriz yapacağınızı.” dedi. O köşede, kitapları yanı başında, mealiyle okuduğu Kur’ân’ı başucunda karşıladı bizi Fatma. Nasılsa bilemez de ben dearaya nasihat sokuştururum diye sorduğum sorulara verdiği karşılıklar,benim ve dostlarımın dilini bir anda felç ediverdi. Sustuk ve ağladıksadece. Konuşmaya mecalim olduğunda, Fatiha’dan açtım bahsi: “-‘Din’ ne demek Fatma?” “-‘Borç’ demek hocam.” “-‘Din günü’ peki?” “-Herkesin borçlu olduğu gün… Herkes borç içinde. Her an her şey her şeyden borç istiyor, borç alıyor. Herkes borçla var oluyor. Ödünç yaşıyor.”“-Öyleyse ‘Mâlik’ ne demek söyleyebiliriz artık…” “-Kimseye borcu olmayan. Herkesin borç aldığı. Herkesin varlığını ödünç aldığı… Asıl Sahip.” “-Demek ki, kim kime ne veriyorsa hepsi O’ndan alıp da veriyor.Şu ‘borç günü’nde hepimiz her teşekkürü O’na borçluyuz. Yani…Elhamdülillah…”

    Bütün şarkıları yarım bırakıyor Fatma’nın sesinde saklı o yumuşacık bilgelik. Sözlerin hemen hepsi kuru kalıyor içine doğru kanayarak büyüttüğü hikmet deryasının yanında. O da bildiğimiz gençlerden işte.Tek farkı, yürüyememesi. Sadece 22 yaşında. Onlu yaşlarından bu yana giderek gücünü kaybeden kaslarıyla fiziksel olarak hızla yaşlanmanın dramını yaşamış. Önce ayak uçlarına basa basa da olsa yürümeler. Sonra dizlerinde zorlanmalar. Gençleştikçe ihtiyarlama. Çaresiz oturup kalma.Yaşı ilerledikçe aczin arttığı o ihtiyarlık günlerini gencecik yaşında tamamlamak nasıl bir duygu olsa gerek?

    Ayrılırken, tembihledim. “Sana gelen herkese her gün sadece bir ayetbir de hadis anlatacaksın.” İtiraz etmedi. Fırsat bulduğumda ben de alıyorum ayet ve hadis haberlerimi Fatma’dan. En son “Bugünkü ayetiniz Kevser Sûresinin hepsi olsun…” dedi. Fizik Tedavi seansınıbekliyordu. Araya tarif edemeyeceğim tatlılıktaki o gülüşünü kattıktan sonra ekledi:“Benim Kevser’im annem! Ya sizinki?” Durdum sadece. Sustum. Göğsüme doğru iniveren soğuk hançeri bir yerinden yakalamaya çalıştım. Nasılgafletti bu? Onca yıl oku oku da, bir kere olsun “Sana Kevser’iverdik…”diyen Rabbinin sözünü üzerine alınma… Neydi sahiden Kevser’imbenim? Neydi?

    Fatma’nın ziyaretine birlikte gittiğimiz sevgili dostum Ahmet Bulut, Hilal TV’deki Namazla Diriliş programında yayına bağlayınca en sık gördüğü rüyayı anlattı Fatma. Program konuklarını da seyircileri de gözyaşlarına boğan rüyayı belki ben hiç göremeyeceğim: “Namaz kılarken kıyama kalktığımı görüyorum hep. Uzun uzun kıyamda duruyorum. Namazı kıyamla kılınca kendini önce rükuda, sonra secdeye doğru küçülttükçe küçültüyorsun.. Öyle güzel oluyor ki…(O tatlı gülüşler giriyor araya yine.) Sanki Rabbim beni sevindirmek için rüyamda hep ayağa kaldırıyor…”

    Söz verdim. Ben de kıyamlarımı uzun tutacağım… Hem sadece kalıbımı değil kalbimi kıyama kaldıracağım.

    Senai Demirci

    November 09

    Ne zor bana Senleyken Sensiz kalmak...

    Image Hosted by ImageShack.us
     

    Ey yar, ben bittim Seninle başlat beni..
    Düştüm ben kimse tutmadı elimi, ağladım kimse görmedi, bir anlayan teselli eden olmadı...
    Ne zor bana senleyken sensiz kalmak...
    Ne zor içimde tutarken seni, bir türlü bulamamak..
    Ne acı Senden gayrisine bağlanmak, varlığımın sebebini unutmak.
    Neden uzatmadım ki sana şu titrek ellerimi, neden sarılmaya çabalamadım o yed-i rahmete..
    Ah ne olurdu uzanabilseydim, benliğimi ayaklarımın altına alıp uzansaydım, kibir yükünden sıyrılıp asılsaydım ipine..
    Beni bir an bile unutmayansın Sen, bense bana hediye ettiğin aklıma Seni getirmekten aciz kaldım..
    Sana koşamadım koşanlarla...Emekledim yollarında..Süründüm...
    Ama daraldım.. Ama üzüldüm..Ama ezildim..Senin tutmadığın eli kim tutar, Senin bıraktığını kim alır, Senin alçalttığını kim yükseltir..
    Kaldır beni düştüğüm bu bataklıktan ey Yarim..Ben benliğimde Seni unutmanın cezasını zaten pişmanlığımla çekiyorum, rahmetinin kucağında ısıt bu günah karası ellerimi..Sen ol deyince olmayan yok; bu yüzden ki ümidim korkumdan çok.. Ne olur utandırma ey rahmetinin gazabını geçtiğini müjdeleyen yar, ey boynu bükük kapısını çalanları kapısından boş çevirmeyen Rabbim..
    Bir kapı aç bana da rızana erişeyim..
    Gönlüm Sen Sen diye yanarken can vereyim..
     
    August 23

    Yüreğim seninle mühürlensin

    Aradığım sendin güle dönerken şafaklar, küllenirken akşamlar…
    Gül kızıllığında müjdeler aradım ebrulî bulutlardan hüzme hüzme süzülürken ışıklar.
    Çöl benim içimde, acı benim içimde. Mecnun’un, geceler ve gündüzler boyu Leylî iniltilerini bir ney gibi dinleyen kum taneleri ayaklarımın altında ateş ateş çoğalırken, geceyi özlüyorum. Gecelerde dolunaylar gibi doğasın diye ufkumda yâr!
    Çölün sessizliğine düşerken yıldızlar, yüreğimin kuytularına serinlikler insin cennet cennet ne olur! Bir aslan avcısının çölün hür ufuklarında geceyi yorumlayıp da, “Ebedi ve ezeli Sevgilinin dört duvar arasına sıkıştırılamayacağını anladım.” deyişi gibi ben de gönül semalarımda yıldız yıldız beliren mühürlerine bakıp seni yaşamak istiyorum içimde ey sevgili!
    Benim için her gül yaprağında sen, her yağmurda sen, her rüzgârda sen… Varlığım seninle… Zamana senin adınla mühür vuruyorum. O mühürler ki, zamanın sonsuza uzandığı yerde ancak yine senin adınla açılır, yine senin adınla okunur.
    Gönlümün gaflet çölünde perişan düştüğü demlerde hasretimi affıma ferman say da ne olur ötelerin tütsüsüyle yeni mühürler vur yüreğime. Zaman ırmağının donduğu ötelerde de açılacak sonsuza uzanan yeni mühürler.
    Yüreğim seninle mühürlensin.
    Adım, adınla bilinsin yâr! Adımlarım ne yana dönse sana olsun.
    Ki, sen her yanımdasın. Biliyorum şah damarımda akan kan, daha yakın değil bana senden.
    Yakınlığın gül tadında yanmaksa eğer uğruna, ne olur beni de yak yaprak yaprak aşkınla. Bin kerre bozduğum tövbelerden sonra yeni baştan yazılsın gecenin en mahrem saatlerinde aşk kitabım. Kitaplar kitabından nasibime ilkin nasıl adın düşmüşse, yine öyle adınla başlasın satırlar. Nice gönlü bin parçaya bölen Züleyha bakışlı güzellerin aşk sayfaları rafa kaldırılsın Yusuf kanatlarıyla.
    Titreyen dudaklarımdaki son mühür, son isim, son çağrı son tat adın olsun…
    Bunu affıma ferman bilirim.
    Sen varsan yâr, her şey bana yâr!
    Vücut zindanında sana müştak gönlüm nice baharlar yaşar adınla yağmur yağmur, demet demet.
    Mısır’a sultan olmak değil mi ki ışığa hasret köhne zindanlardan geçiyor, beni de nefsin zindanında esarete mahkûm bir Yusuf say da, arındır ve sonra da kavuştur özgürlüğüme yâr!
    Bilirsin, özgürlüğüm, sana tutsaklığımdır.
    Arzuların kör kuyusuna benim de atılmışlığım vardır. Ne olur beni de Yusuf’lardan say, yolla ümit kervanlarını, sal rahmet kovanı.
    Ufkum senin rahmetinle şenlensin. Göz sahillerimde dalgalar senin adınla coşsun.
    Tesellim; hasretimdir, gözyaşımdır, umudumdur…
    Bulut bulut dolan yüreğimden sana akıtıyorum gözyaşlarımı yâr! Önce adın, sonra adımlarım… Ben bir gelirken sen iki gelensin. Benim için bana benden daha çok yönelensin.
    Çağları aşan çağrılarınla günü beş parçaya bölerken, ne olur her parça benim için bir altın dilim olsun secde secde sana yönelişlerimle…

    Osman Alagöz

    July 16

    Umudum Var

    Image Hosted by ImageShack.us
     

    Titrer yüreğim, kalemim titrer

    Titrer dudağım, sözlerim titrer.

    Bıkmaz uçurum çağırmaktan beni

    Umuda bakan gözlerim titrer.

     

    Hayalin çağırsa hasretim biter

    Sensizlik çok acı, bir sesin yeter.

    Ümidim yeşertir içimde beni

    Aşk pınarın kalbimi sularken yakar.

     

    Gelemez yüreğim, engelli yollar

    Hayat set olmuş, etrafım duvar.

    Sel ol yık setleri, Ey Sevgili,

    Aşkı bekleyen benliğim dûçar.

     

     

    Kalender

    June 27

    Ya lel Ensâr kerreten kekerrate Huneyn..

     

    Image Hosted by ImageShack.us


    Ya Ebu Akil’e ne demeli, vefanın ve sadakatin böylesi...

    Bedre çıkıyor bir kıyasıya savaşıyor ki eğer benimle cennete girme arasında perdeler, hailler şu adamların eliyle ölmekse bu cana minnet; fakat heyhat Bedirde ölümü bulamıyor. Aradığı şahadeti bulamıyor. Herkes sevinçle giderken Ebu Akil fevkalade mahzundur. Uhud ki orada çokları şahadet şerbetini içti, fakat Ebu Akil yine mahzun döner. Ahzap'ta bekler nasip olur mu diye fakat o kadehi yine sunmazlar. O kadeh çok kutsi bir kadehtir. Düşünün ki alemi islamın bütün ibadeti taat u bir yana Dr.İkbal yarım şişe kan dolduruyor bunu, başkasını değil sana Ya Resulullah. İşte o bardağın içindeki kanı arıyor Ebu Akil. Nihayet Yemame'ye kadar sürdürüyor bunu tam gününü buldum diyor. Bu gün o gün ki Kuran ayaklar altına alınıyor Bu gün o gün ki Kuranın hafızlarından 70 kişi şehit oldu.

    Ebu Akil bugün de eğer sen o bardağın içindeki kutsi şeyi içemezsen talihine ağla. Eğer bu tatlı günde sen onu içemezsen talihine ağla. Ciddi savaştı. Ağır yara aldı. Ve bir kolu kopacak gibiydi, sadece kolunun bir etiyle duruyordu. Ravi hadis ibni Ömer kılı kırk yaran adam ve arkasında da halife-i ruyi zemin Hz.Ömer var. Yorumcusu. Sürüye sürüye çadıra getirdik. Ben başındayım diyor ibni Ömer. Üzerine bir bez örttük. Fakat İslam saflarında yer yer çatlamalar oluyor, sahabi feryatları duyuluyor, bir yerde Nesibe'nin feryadı duyuluyor, çocuklarını kurban etmiş sıra bende diyor, bir yerde Salim’in feryadı duyuluyor, o Salim ki Hz. Ömer hayatta olsaydı yerime onu tavsiye ederdim. Bir yerde koca Ammar’ın sesi duyuluyor: "Ben ki Allah Resulü önünde savaştım bu gün kaçar mıyım" diyor ve bir ses ortalığı velveleye veriyor. İbn-i Ömer diyor ki: "Ölüyor diye ben bekliyordum, Ebu Akil kılını dahi kıpırdatmayacak şekilde ölüyor diye bekliyordum. Birden çadırın önünden geçen bir sahabinin dudaklarından şu ses döküldü:

     

     

       "Yalel ensar kerreten kekereten huneyn". Ey bozguna uğrayan ensar huneyn de olduğu gibi toparlanın. Yeniden hücuma geçin. Bezin altındaki Ebu Akil birden bire hortladı diyor. Hortladı kaçıyor, gitme öleceksin dedim. "Duymuyor musun beni çağırıyorlar." dedi. Ensar dediler "Men ensarı ilallah, Hz. Mesih Men ensarı ilallah" Allaha giden yolda yardımcılarım kimdir? Onlar "nahnu ensarullah", Allahın yardımcıları bizleriz dediler. Ya lel ensar ,ya lel ensar dediler ensar yetişin yetişin yardım günüdür. Tulumbanı al yetiş imdada yangın var, Resulullahın bayrağı dalgalanıyor yangın var, devrilecek yangın var, Namı celili Muhammedi sarsıntıda yangın var. Kuran sarsıntıda yangın var. Ya lel ensar, yalel ensar kendinizi ensar yerine koyun Ya lel ensar kerreten kekerrete Huneyn. Duymuyor musun bizi çağırıyor. Kolunun kendisine iliştiğini gördü bir aralık kılıcını soluna aldı ayağıyla koluna bastı kopardı. "Ya Allah!" dedi. Düşman dağılıyordu. Düşman dağılıyor, o koşuyordu. Ben de arkadan onu takip ediyordum. Ama bu dev devrildi. Dr.İkbalin şişesine kan gönderiyordu. Sarsılan felç olan İslam’a kan gönderiyordu. Ölmüş yüreklere kan gönderiyordu. Yaşarmayan gözlere derman gönderiyordu. Devrildi koca şehit. Devrildi, gittim; ama kütükte doğranmış et gibi tanımak mümkün değil. Dudakları hala kıpırdıyordu ama ne mahzun, ne tasalı. Bütün bir mevsimin bulutları yüzünde teraküm etmiş gibi. Ya saflarımız dağıldıysa, ya cephe yıkıldıysa, ya Hz. Muhammed’in (Sav) ordusu bozulduysa diye bütün bulutları yüzünde teraküm etmiş gibi. Yanına sokuldum O, bir iki seslendim hiç ses vermiyordu. Ses verecek hali de yoktu. Sonra dedim ki “ebşir ya eba akil fe inna aduvvallah katl kutil" Müjdeler olsun Ebu Akil, Allah düşmanı öldürüldü. Bulutlar birden bire zail oldu. Tebessüm ediyordu ve parmağını kaldırıyordu. Bu demeden bunu duymadan olmasaydı bu ölüm, Eşhedü ella ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühu ve rasulühü.O ezanlar ki şehadetleri dinin temeli, ebedi benim yurdumun üstünde inlemeli...  

     

     
         
     

    Sus gönlüm..

    Image Hosted by ImageShack.us

    Sus gönlüm,

    Sus gönlüm. Çok dile getirme. Sen dile getirdikçe gönlüm daha çok coşuyor, daha da meraklanıyor ve beklemek daha da zorlaşıyor…

    Sus gönlüm. Çok laf etme. Az söyle ki işimiz olgunlaşsın. Az söyle ki Hakk’a karşı yanlış kelam çıkmasın.

    Sus gönlüm. Bir elif miktarı sus. Az kaldı bahara. Dayan gönlüm. Denizin içinde meydana gelen görünmeyen dalgalar gibi yüreğini biliyorum. Beklemekten başka çare olsaydı, seni durdurmazdım… İnan bana… Ama yok.
    Başka çare yok. Unutma ki ilaç bile beklemeden tesir etmez, çiçek bile vakti gelmeden önce açmaz…

    Sus gönlüm. Bu kışın bahara dönünceye kadar. Bu gece gündüz oluncaya kadar. Uzak yollar yakınlaşıncaya kadar. Bu sıkıntının ardından ferahlık gelinceye kadar. Ve yüzümüz vuslat gözyaşlarıyla ıslanıncaya kadar sus…

    Sus gönlüm. Seni senden daha iyi bilen Rabbinin hükmü vuku buluncaya kadar. Senin nasibin sana ulaşıncaya kadar, ulaşmayanlarınsa senin nasibin olmadığını anlayana kadar sus...


    Image Hosted by ImageShack.us


    Sus gönlüm. Onun geleceğini görünceye kadar. Acının bala dönüştüğünü fark edinceye kadar. Onun gönlünün senin gönlüne muhabbet düğümüyle bağlandığını görünceye kadar...

    Sus gönlüm. Sebepler var edilinceye kadar. Bahaneler oluşuncaya, birbirimizin nasibi oluncaya kadar sus...

    Sus gönlüm. Bütün bu susmalarına karşılık her şeyin hayırlısının olacaĝına inanarak sus..

    Sus gönlüm. Her susuşun bir cevap olsun. Her susuşun, sabrın olsun. Her susuşun, duan olsun. İçten yakarışının adı olsun, susuşun. Bekleyişinin, umut edişinin, inancının, sevdiğinin vurgusu olsun, susuşun...

    Sus gönlüm.!!!

    (Alıntıdır.)